| Profil von Leyla ileLeyla ile MecnunFotosBlogListen | Hilfe |
Leyla ile MecnunDoğu'nun En Hüzünlü Aşkı !.. |
|||||||||||||||||||||||||
İskender Pala Seminerleri
Terimler Sözlüğü
|
Kalkın ey aşıklar, göklere dogru yükselelim! Dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim. Divan-ı Kebir'den Seçmeler... * Kalkın ey aşıklar, göklere dogru yükselelim! Şu yaşadığımız dünyayı gördük anladık, bir de gideceğimiz o dünyaya varalım. • Hayır, hayır şu iki dünya bahçesi de güzel, ikisi de hoş. Biz, bu ikisinden de hem dünya bahçesinden, hem de ahiret bahçesinden vazgeçelim de, bahçıvanı arayalım, bulalım, ona dogru gidelim. • Daglardan koşup gelen sel gibi secdeler ederek, basımızı taştan taşa vurarak, denize kadar gidelim. Denize kavuştuktan sonra da, üstündeki köpükler gibi, el çırpa çırpa koşalım, yürüyelim. • Şu kederlerle dolu alemden, bu yas aleminden düğün dernek alemine, neşe alemine sefer edelim. Yüzleri sarartan bu ızdırap dünyasından uzaklasalım da, yüzümüze kan gelsin, can gelsin. • Alçalma, insanlığımızı kaybetme korkusundan yaprak gibi, dal gibi titreyerek, yüregimiz çarparak aman yurduna, kurtuluş yurduna varalım. • Zaten gurbetteyiz. Dertlerden, kederlerden kurtulmamıza bir çare yoktur. Toprak yurdunda yola düşmüşüz. Günah tozlarından silkinip kalkmamız mümkün degil! • Şu dünyada gördügümüz güzellikler, şekiller, suretler kendisini gizleyen, büyük bir sanatkarın, bir ressamın varlıgını ispat etmektedir. Biz kem gözden gizli, izi belirmeyen ressama varalım. • İnsanlık yolu, hakîkat yolu belalarla dolu bir yoldur. Fakat yol gösterenimiz aşk oldugu için bizim korkumuz yok! Çünkü aşk, bu yolda nasıl gidecegimizi bize öğretiyor. Yusuf'un sevdasıyla, • Canımızı dünya sevgisinden, nefsin isteklerinden temizleyelim, bir ayna haline getirelim de Yusuf'un eşsiz güzelliğine bir armağanla gidelim. (c.III, 1713) Dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim. • Gel de, birbirimizle candan konuşalım, kulaklardan, gözlerden gizli olarak söyleşelim! • Gül bahçesi gibi dudaksız, dişsiz gülelim, düşünce gibi dudaksız, dilsiz görüşelim! • Akl-ı evvel mertebesinde Hakk'ın varlıgının idraki içinde, dünyanın sırrını ağzımız kapalı olarak ta sonuna kadar söyleyelim! • Hiç kimse, kendi kendisiyle apaçık sesle konuşmaz. Mademki hepimiz biriz, dilsiz, dudaksız gönüllerimizden birbirimize seslenelim! • Sen, nasıl olur da eline tut dersin? O, el senin midir? Mademki elimiz bir ellerimizin de bir oldugundan bahsedelim. • El, ayak gönlün hareketini bilir, dilimiz susarak, gönlümüz titreyerek söyleşelim. (c. III, 1540) MEVLANA Şefik Can - Divan-ı Kebir'den seçmeler... İskender Pala: Varlığa düştük varlığımızı unuttuk!..![]() Yazar İskender Pala "Yunus Emre’nin "Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı" dizesi beni yüreğimden vurur. Varlığa düştük var olduğumuzu unuttuk. İçimize yapacağımız yolculuğu ihmâl ettik. Eskiden "gülümse, paylaş, dostluk kur" gibi telkinler yapılırken bu gün "tut, kopar, çek al" gibi toplumu sömürmek üzerine telkinler yapılıyor" dedi. Bayram, ilâhî bir hediye olarak karşımızda duruyor.
Onu anlamak, kavramak, yaşamak belli bir bilgi ve duygu gerektiriyor.
Bayramı yaşamak için ruhumuzu, zihnimizi, kalbimizi hazırlamalı, onu
doyasıya yaşamaya, hissetmeye çalışmalıyız. Biz de bu hafta divan
şiirleri araştırmalarıyla tanınan, aşk ve tasavvuf üzerine kalem
oynatan yazar İskender Pala ile eski bayramlar ve değişen bizler
üzerine konuştuk… Divan şiirleriyle ve eski edebiyatımızla ilgilenen biri olarak tarihte bayramlar nasıldı? Divan edebiyatı bizim kültürümüzün geçmişiyle ilgili ip uçları içerir. Bayrama dair söylenmiş şiirler ve beyitlerden yola çıkarak tarih araştırması yapıldığında şairlerin bayramı gördükleri tarz ile insanların yaşadıkları tarz arasında birkaç teşbih ve hayâl dışında fark olmadığını görürsünüz. Divanlara bakıldığında insanların dinî yükümlülükleri yerine getirirken biraz daha coşkulu olduğu söylenebilir. Bayrama özel hazırlıklar devletin resmî kanallarıyla halka tevdi edilirdi. Bunlar içinde Sultan’ın bayram namazını nerede kılacağı, halkı nerede selamlayacağı gibi hususlar vardı. Bu ilân İstanbul’un çevre yerleşimleri olan Üsküdar, Beylerbeyi, Çengelköy, Bakırköy gibi yelere de iletilirdi. Bunların yanında bayramlıkların ve bayram hediyelerinin kaça satılacağı, pazarların nerelerde kurulacağı yine devlet tarafından tayin edilirdi. Devlet bizatihi bu kadar bayramın içindeydi öyle mi? Evet. Mesela Üsküdar meydanında bayram eğlenceleri için düzenlemeler yapılırdı. Atlı karıncalar, salıncaklar, cambazlar gelir, acayip hayvanları gösterecek insanlar her taraftan sökün ederdi. Her mahallenin bayramlaşma günü duyurulur, o gün kimse evini terk edip gitmezdi. Çünkü insanlar büyüklerin ellerini öpmek için mevsimine göre terleyip ya da üşüyerek gelirdi. Çoluk çocuk geldiğinizde kapı duvar bulmamanız için mahallenin kabul günleri olurdu. Herkes birbirini tanıyordu değil mi? Eskiden toplum birbirine omuz vermiş bir istinatgâhta yek vücut, cemaat olarak yaşardık. Şimdi kalabalıklar içinde yalnız yaşıyoruz. Eskiden sokaklarda on, onbeş ev olurdu ve sokağın itibarı ve statüsü insanlar için çok önemliydi. Herkes birbirini tanırdı. Dolayısıyla sizin falanca yerden gelmiş tanıdığınız girecek bir kapı bulurdu. Bugün olduğu gibi eskiden de şehri tanımayanlar için şehri keşif yolculuğu olurdu. İnsanlar deniz kenarlarına, Sultanahmet Camii’ne ziyaretlerde bulunurdu. Bayramlarda büyükleri ziyaret sadece canlılarla sınırlı değildir. Şehrin büyükleri ve herkes bağlı olduğu büyük zatların kabirlerini ziyaret ederlerdi. Bugünkü gibi seküler bir toplum değildik. Ya çocuklar? Çocukları alıştıkları hayatın dışında renkli bir hayat beklerdi. Salıncaklara binecekler, acayip hayvanları göreceklerdi. Eyüp oyuncakçıları iki bayrama özel oyuncaklar üretirlerdi. Oyuncaklar moda olur şehrin bütün sokaklarında çocuklar bunlarla eğlenirlerdi. Bir çocuğun bu oyuncağa sahip olmaması gönül yapmayı beraberinde getirirdi. Az önce bu kadar seküler değildik deyince bayram ve tatil aklıma geldi… Bayram evde oturularak olur. Bunun yanında insanların içinde bulundukları şehrin materyalist çemberinden kurtulmak için sakin ve tabiî bir yere gitmek istemelerini anlamamak mümkün değil. Son zamanlarda aileye vurgu yapan reklamlar insanları eve bağlar duruma geldi diye düşünüyorum. Şehrin materyalist çemberini ailemiz ve dostlarımızın muhabbetiyle bayram buluşmalarında kıramaz mıyız? Toplum insicamını, cemaat ruhunu kaybedip tekil hayatlar yaşamaya başlayınca kendimize göre eğlenme, dinlenme, hayat sürme anlayışına itildik. Artık mahallelerin halk evleri yok, camide birbirini tanıyan insanların nüfusa oranı yüzde iki ya da üç, eskisi gibi mahalleyi bir arada tutacak mahallenin hamisi de yok. Eskiden mahallenin zenginleri bakkalları bir bir dolaşır borcunu ödeyemeyenlerin hesaplarını kapatırdı. İhtiyaç sahibi aileler Arefe günü kapılarında hediye paketleri bulurlardı. Mahalleyi destekleyen ve neredeyse sorunsuz hâle getiren cemaat anlayışı şimdi yerini birbirini tanımayan apartman kültürüne bıraktı. Bu kadar kopuk hayatlar yaşayınca bayramın arkadaşlarla buluşmaya vesile olma anlayışı geride kalıyor. Başkalarını mutlu etmekten mutlu olmayı da unuttuk galiba… Bu bir seciye, anlayıştı. Eskiden dudağı bükülmüş, yüzünde hafif hüzün dolaşan, başını eğmiş kimseyle konuşmayan, dalıp dalıp giden birini gördüğümüzde elimizi omuzuna atar “Gerçi tanışmıyoruz ama yardım edebileceğim bir şey varsa söyle bir çaresi vardır. Allah var keder yok” derdik. Bugün eve götürecek ekmeği olmadığı hâlde susan adam, televizyon programlarına çıkıp sunucudan “Şunu da ver bunu da ver” diyerek yalvaran adam olmuş. Yardım etmek isteyen insanlar da “o senin problemin” demeye başlamışlar. İstemeyi zul addeden bir toplum milyonların gözünün önünde televizyon ekranlarında yalvarıyor. Bu modern hayatın ezici bir kahrı. Eskiden toplum daha Rahmanîydi… Yani hiçbir olumsuzluk yok muydu? Elbette vardı. Eskiden meyhaneler bayramın birinci günü gelecekler için promosyonlar hazırlardı. Hediyeyi ilk gelenler alacakları için meyhane kuşluk vakti açılırdı. İyi ile kötü, güzelle çirkin arasında olduğu gibi şöyle düşünenle böyle düşünen arasında fark olursa toplum sağlıklı yürür. Bugünün tabiriyle muhalefet güçsüzse iktidarın da gücü azdır. Muhalefetin de gücü olmalı. Bugün toplumda ne kadar iyilik ve kötülük varsa o gün de aynıydı, ancak toplum dinin yaptırımlarına göre temerküz ederdi. İnsanı mutlu eden hayatın dokunulabilen kısmı değildir. İnsana yaşadım dedirten hayatın dokunulmayan kısmıdır. Zihnimiz, ruhumuz, kalbimizdir… Bugün insanlar birbirlerine, farklı düşünenlere karşı daha mı acımasız? Elbette hiç şüpheniz olmasın. Size ilginç bir örnek vermek isterim: Namık Kemal, tarihimizde masonluğu, bugünün manasıyla anarşist ruhu ve Batı’yı örnek aldığı için biriktirerek geldiğimiz kültürel değerlerimizin eleştiricisi olarak bilinir. Namık Kemal’in dinî duyarlılıkları bugünün birçok din adamlarından daha sağlamdır. Onun bazı kitaplarını yeni harfe çevirirken “Ben böyle olamamışım” diyerek daktilomun üstüne gözyaşlarımın döküldüğünü bilirim. Bir şeyi, İslâmî hassasiyetleri öyle yüksek anlatır ki insanın kalbine vurur. Bugün sen öyle düşünemediğin için hayıflanırsın… Her çağın kendi imtihanı vardır. Bugünün gençlerinin imtihanı başörtüsüdür ya da üniversitede okuyup okumamaktır. Sizin imtihanınız neydi? Benim gençliğimin imtihanı sağ-sol çatışmalarıydı. Ondan önceki zamanın imtihanı “Geleneği red mi edeceğiz? Kur’ân okuma yasağına nasıl direneceğiz?” idi. İnsanlar harmanlanıyor ve biz kendi imtihanımızı yaşıyoruz. Değişen sadece kıyafetler. İnsan ögesi; iyiler ve kötüler hiç değişmiyor. Toplum içinde bu böyle; ibre iyiler lehine yükselince devlet yükseliyor. Ben tarihin satır aralarında çok dolaştım, o koridorları çok iyi bilirim. Öyle adamlara rastladım ki; “Bu çağda yaşasa eteğine tutunsam kurtulup gitsem” dedim. Aynı tarih içinde öyle adamlara da rastladım ki; yaptıklarına, bize bıraktıklarına baktım, “Benim atam bu herifse olmaz olsun” dedim. Topluma baksak bugün de aynı şeyleri söyleriz. Toplum, düşkünlerine artık sahip çıkıyor mu? Bu, modern hayatın sadece bizde değil Hırıstiyan toplumlarda da meydana getirdiği bir hastalık. Bunun sebebi yapı bozukluğu. Eskiden bir mahalleye biri geldiğinde ikametgâh ilmuhaberi alması için o mahallede beş sene oturması gerekirdi. O beş yıl içinde adamın bütün kişiliği ortaya çıkardı. Mahallenin muhtarı, imamı, ihtiyar heyeti ve bekçisinin sizi “mahallemizdedir” diye tarif etmesinden sonra kapınızı sonuna kadar açıp üç ay gemiyle yol alsanız geri döndüğünüzde ne bir iğnelik malınıza ne de bir canınıza halel gelir. Birinin ayağı yoldan çıktığında, ayağı kaydığında mahalle onu kazanmak için elinden geleni yapardı. Bugün bunu yapamadığımız için sokakların hâlini görüyoruz. Bunu yapacak anlayış bizim yatay hayatlardan dikey hayatlara geçmemizle başlamıştır. Bunu biraz daha açar mısınız? Bir bahçedeki elma komşunun bahçesine sarktığında onun başka bir meyve dikmesi istenirdi. Ne de olsa ağaç mahallenin ağacıydı. Daha sonra apartmanlar dünyası insanları üst üste yığdı. İnsanlar basık tavanlar, köşeli duvarlar arasında ve metal kapı kollarına dokunarak girip çıkmaya başladı evlerine. Toprağa ayak basamaz, gökyüzünü göremez oldu. Eskiden 150 metrekare bir alanda bir aile yaşarken bu toprak üzerinde sekiz katlı çift daireli binalar dikildi. Apartmanın önündeki birkaç arabalık park yeri için insanlar kavga etmeye başladı. Yunus Emre’nin “Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” dizesi beni yüreğimden vurur. Varlığa düştük var olduğumuz unuttuk. İçimize yapacağımız yolculuğu ihmal ettik. Eskiden “gülümse, paylaş, dostluk kur” gibi telkinler yapılırken bugün “tut, kopar, çek al” gibi toplumu sömürmek üzerine telkinler yapılıyor. Artık bayramlarda hastaneler de unutuldu… Eskiden bayramlarda hastane ziyaretleri mi yapılırdı? İki litre süt alıp çocuğunun elinden tutup hiç tanımadığın bir nineciği ziyaret etsen “Seni seviyoruz” desen onun iyileşmesine ve o günü bayram sevinciyle geçirmesine yardım edersin. Bir de “Matem ehlinin iyd yasını arttırır” sözü vardır yani bayram bazen yaslı olan birinin kederini arttırabilir. Bayram herkese aynı şekilde gelmez. Herkesin çocuğu gelirken sizin çocuğunuz gelmiyorsa hüznünüz artar. Onun için komşularımızın ve yakınlarımızın kederlerine ortak olmalıyız. Son zamanlarda reklamların aile üzerine vurgu yaptığını söylediniz. Bayram ve aile birbiriyle bağlantılı değil mi? Bayram sadece aile değil silsile demektir. Bayram dört göbek aile fertlerinin bir arada olması demektir. Cıvıl cıvıl çocuklarla köşesine oturmuş ihtiyarların birbirini anlaması demektir. Çocuk ilerde o köşede saygınlık göreceğini düşünür. İhtiyar ise torunlarına bakar, yaşama sevinci kazanır ve arkasından duâ edecek olanları görür. Toplum böylece yüzyıllar boyunca akar gider. Not: 21 Eylül 2009 Yeniasya Gazetesi'nden H.Hüseyin Kemal'in röportajından alıntıdır.
İskender Pala'nın yeni kitabı çıktı!...Ol gice kim doğdu ol hayru’l—beşer
Ânesi anda neler gördü neler Dedi gördüm ol Habîb’in anesi Bir aceb nûr kim güneş pervanesi 1880’li yılların başlarında, Tanzimat ve Servet—i Fünûn edebiyatının ünlü şairleri bir araya geldikleri bir gün, söz Süleyman Çelebi’nin mevlidinden açılmış. Muasırlaşmak, İslamlaşmak Türkleşmek fikirlerinin tartışıldığı, edebiyatımızın Batı’ya açıldığı, hatta Batı’ya kapılandığı yıllar. Aralarında bir karar alıp yıla yakın zamandır okunan mevlidin bazı kelimeleri artık eski ve anlaşılmaz durumdadır, üstelik o vakitten bu yana dilimiz de, edebiyatımız da değişmiştir. İşte bu yüzden mevlidi yeniden yazmalıyız!” demişler. İçlerinden bazıları kalemi ele alıp yeni tarzda manzum bir mevlid yazmaya da başlamışlar. Yazdıklarını birbirlerine okuyor, karşılaştırıyor ve uygun olan beyitleri alıp alt alta diziyorlarmış. Nihayet sıra ”Bir aceb nûr kim güneş pervanesi” mısraına gelince düşünmüşler, taşınmışlar ve içlerinden biri kalemi yere çalmış. Ağzından dökülen cümleler , aslında hepsinin birbirlerine itiraf edemedikleri kanaatleri imiş: ”Bu derece muhteşem bir beyit dururken bunu yeniden yazmaya kalkışmak ....tir. Bırakınız yenisini yazmayı, benzerini bile kaleme almak mümkün değildir!”
İskender PALA THE CULTURE NURTURED BY THE FATIH SULTAN MEHMETThere is no doubt that while he was making plans fort he future he put to the fore not only the conquest of Constantinople and the establishment of a Muslim Turkish state ,at the same time he was aiming to be the ruler of the Christian Roman Empire.It was to this end that he became interested in positive sciences ,with philosophy and mathematics taking the lead ,followed by the history of mankind ,world geography and military sciences.
His desire to learn was so great that he was be able to become specialized in a number of different scientces to such a degree that he could discuss them in detail with experts.This desire was some sort of compelling force which allowed him to take pleasure from learning.All of these studies in positive sciences ,which began when he was still a child,comprising religious studies.Qur’anic sciences ,hadiths,Islamic philosophy ,Islamic jurisprudence ,logic,etc,prepared him so that he could take the world in his hands like an apple and play with it.
After conquering Constantinople and becoming the Emperor of the East and the West ,whenever he heard of a scholar ,anywhere in the world,Faith would send expensive and valuable presents,inviting the scholar to the palace int the desire to use the possibilities presented by that person’s knowledge int he service of the state .His efforts in this matter-according to all historians,all of whom are in agreement on this matter-were to such an incredible degree that no other ruler can be compared to him.When bringing the famous Turkestan mathematician and astronomer Ali Kuşçu to İstanbul , he gave him 1000 akçe for the journey ; it is known that he set a value on the famous poets and scholars in the Molla Mosque of 1000 akçe per head.
Fatih saw himself ,after the conquest of Constantinople ,as the sovereign of both Muslims and Christians,granting the Christian Orthodox and other non – Muslim populations as many special privileges as the Muslim subjects.He interacted with many leading Christian subjects in order to become beter acquanted with the culture of the groups that made up the state as well as to guide the administration in a multicultural direction.He read and studied the Bible an deven entered into debates with Patriarch Maxium Manuel and Patriarch Georgios Gennadius Scholarius ; he ordered that the results from such discussions be written up.In fact in the work “TurcoGraecia” by Martin Curusius,the text written bye Scholarius is recorded in Latin and Greek scripts.
In Fatih’s palace there were clerks who wrote Greek (Dimitrios Apocaucas Kiritsiz),scholars who held lessons in Arabic (Hocazade ,Molla Yegan ,etc.),doctors who had been educated in Greek and Latin (Jacopo de Gacta),master poets who wrote in Turkish (Ahmet Pahsa,Mahmut Pahsa,etc.)and finally people like Molla Gürani ,Molla Hüsrev and Sinan Pasha.Faith would discuss theology with some of these people , with others he would talk about politics ,while giving his opinion to yet others on philosophy or astronomy.If he felt the need for more he would have books brought to him,studying from them and learning.
There were not just books of the Orient among the books he read or those his courtiers read to him;to the same degree that were Eastern Islamic treatises,there were the works of Laertius,Quintus Curtis ,Herodotus Livy and Works of other Western writers.His courtier ,Kritovulos,who wrote about Fatih’s life in Greek ,recorded that:”he was interested in the history of Alexander ,Pompey and Julius Caesar ; he read works on Greek philosophy and was especially interested in Aristotle and the philosophy of Stoicism.
Sixteen Works in Greek were written at the palace ,some works from the West were translated into Arabic ,maps were collected of different areas of the world and new maps were drawn up.Bellinin was invited to the palaced to paint,binding and illumination workshops were set up ;these are onlye a few of many such activities.All of these were the result of Fatih’s Outlook as a world conqueror .According to his perception,only after a nation had imbibed lofty aspects of science and culture was it possible for it to rule the world.It was purely fort his reason that ,if onlye for a short period ,the entire cultural acumulation of his personality was reflected first in the palace organization and the medrese which he had established ,before leaving its mark on the scholarly world of the Ottomans.In fact , the same high culture that we can see in his actions,in the civilzation he established and in his historical achievements also shows itself from time to time in his poems.
Couplet
Many commanders who came in former years were not able to habe the chance to conquer Constantinople.Only Fatih Sultan Mehmet conquered Constantinople and commemorated the conquest by saying “Âhirün”.
The word Âhirün (the later ones)gives the number 857 when calculated according to the ebced calculations .This number is the year of the conquest of İstanbul according to the Islamic calendar;that is 1453. İskender Pala İçine aşk giydirilmiş ne söz varsa ben onlarla haşır neşirim.''Tarihten bazı adamlar var. Onlar benim arkadaşım gibi. Hatta öyle düşünüyorum ki öldüğümde cennetin kapısında beni karşılamaya bir grup insan gelecek. Onlar Baki, Fuzuli, Nedim olacaklar.''
Nereden geliyor bu Divan aşkı? Üniversite'de bir yıl boyunca tarih kitaplarını yastık edinerek uyudum. Osmanlı tarihi ile ilgili ne kadar kaynak varsa okudum. Kim yalancı, kim doğru söylüyor biliyorum. Madem ki tarihten adamlarla ilgileneceğim o zaman o adamların nasıl yaşadıklarını, ne yediklerini gece nasıl horladıklarını, gündüz nasıl fısıldaştıklarını bilmeliyim. Bunu bildiğinizde tarih size büyük bir koridor açıyor. O koridorda öyle desenler, renkler, nakışlar var ki… Allah bana yaşadığım ömürde böyle bir iş verdi her zaman şükür ediyorum. Çünkü sizin ki aşk mesleği… Evet. Gökkubbenin altındaki en eskimeyen şey aşk mesleği. Divan şiiri onun hasbahçesidir. İçine aşk giydirilmiş ne söz varsa ben onlarla haşır neşirim. Ömrüm bir bu kadar daha olsa yazacaklarım bitmez. Siz uzun bir süre askeriyede bulundunuz. Bir yandan top tüfek, diğer yandan gül ile bülbül. İkisi bir arada nasıl oldu? Statüko içerisinde, fakültenin koridorlarında profosör olmadım. O akademik dünya benim için sadece bir yoldu. Ama Deniz Kuvvetlerine gidince yelpazem genişledi. Hayatın statik olmadığını, hayatın nasıl aktığını orada öğrendim. Şöyle düşündüm; Yağ satarım, bal satarım ustam öldü ben satarım. Ustam ölünce benim satmam gereken bir yağım ve balım varsa, o zaman ustam ölünce benim de ölmem gerekir. Ölmek istemediniz yani… Evet. Ben de onun dışındaki bir alanda birşeyler elde etmek için çırpındım ve işin biliminden çok kültürüyle ilgilenmeye karar verdim. Bunu yaparken gül ile bülbül; top ve tüfek arasında kaldım bu doğru. Postalların ve silahların dünyasında nefes almak için kendimi gül ve bülbülün dünyasına attım. Üniforma beni cendereye sokarken, akşam üniformayı çıkarır çıkarmaz ruhumu besliyordum. Aşkı anlatışınıza insanlar aşık oluyorlar… Keramet aşkta mı yoksa sizde mi? Yaşadığım süre içinde geçmişin içerisinde sevdiğim, aşık olduğum ne varsa insanlar da onu tanısınlar istiyorum. İnsanlara sevgililerimi sunuyorum. O benden değil, divan şiirinin kendisinden. Eğer bizim tarihimizde güzel bir şey varsa onu alıp geleceğe köprü olayım istiyorum. Sizde var olan bu 'aşk' aşkının ne kadarı sizin tecrübeniz? Aşkın cahili bir insan değilim. Tecrübem bu çağın gençlerinden çok daha derindir. Benim dönemimde aşık olduğunuz kızın mahallesinden günde bir defa geçmek, aşkı içinizde çoğaltırdı. Bugünkü manada aşk hasreti olmayan, olmadığı için de ucuzlayan birşey. Peki aşk sadece tecrübeyle mi bilinir? Aşkın katmanları var. Anlattığım aşkın katmanları arasında birikimim tecrübeden daha çok bir bilgidir. Tecrübe birikimi ise hepsine uyarlayabileceğim bir şablondur. İlahi aşkın da, tensel aşkın da, bilim aşkının da, meslek aşkının da ne olduğunu okuduklarımdan ve araştırdıklarımdan biliyorum. FUZULİ, NEDİM, BAKİ BENİM ARKADAŞLARIM Ama aşık oldunuz… Bütün aşklar birdir ama görüntüsü binlerce türlüdür. Aşkı yaşadım o benim eşim, üç çocuğumun da annesidir. Aşk- ı mecazi, aşk ı hakikiye inklap etme yoludur. Ben aşk yaşadım doğrudur ama katmanları anlamak için aşık olmak yetmez. Ne gerekir? Uzun yıllar dirsek çürütüp profösör olmanız gerekir. Yani çok çalışmanız gerekir. Ama o ünvanı kullanmıyorsunuz… Çünkü insanlarla profösör olarak konuştuğunuz da sizinle kendi arasına bir mesafe koyuyor. Ama ben öyle yapmadım. Seminerlerime gelen insanlar yerde oturup dinliyorlar beni. Beşyüz kişilik bir salon bazen binbeşyüz kişidir. Birbuçuk saat hangi profösör ayakta beklenir? Peki o insanlar sizce neyi bekliyor? Beni değil, anlattıklarım onların kaybettiği şeyler olduğu için bekliyorlar. Ben anlattığımda bir zamanlar yitirdikleri, hafızalarındaki birşeyi hatırlıyorlar. Aşkın rengi neden kırmızıdır? Bizim kültürümüz de öyle. Çünkü aşk kan demektir. Ama Uzak Doğu'da aşkın rengi pembedir. Kan ile aşkın nasıl bir bağlantısı var? Kan aşk demektir. Tarihte sevgililer, sevgisini göstermek için kanlarını akıtırlarmış. Aşkın gücünü anlatmak için ya kendilerine şiş sokarlarmış ya da bileklerini keserlermiş. Sizin aşk bitkiniz hangisidir? Gülü tercih ederim. Kırmızı gül. Gül benim için Hz. Muhammed'dir. Lale de Allah'ı temsil eder… Şüphesiz ama lalenin vahdaniyetine giden yol güldür. Ben onu çok severim. Zaten gül ile bülbül hiç hayatınızdan çıkmıyor… Evet. Gül ile bülbül, sevgiyle uğraşıyorsunuz üzerine bir de para veriyorlar. Kaç kişiye nasip olur böyle bir yaşam. Tekrar bir hayatım olsa 'kim olarak ve ne yaparak yaşarsın' deseler beni yine ben olarak bu işi yaparak yaşamak isterdim. Siz bizim hissetmediğimiz neyi hissediyorsunuz da yaptığınız iş size kendisini bu kadar sevdiriyor? Bir gün Alay Köşkü'nde oturup musiki dinlerken içimden şöyle geçti; 'Ey İskender Pala bir zamanlar senin oturduğun yerde devrin hükümdarı oturuyordu, vezirleri de yanlarındaydı. Onların oturduğu yerde oturup onların dinlediği musikiyi dinliyorsun' diye kendi kendimi ikaz ettim. Neyin ikazı? Bu şu demek; Allah ruzi ezelde 'bana kalemi kendin al kaderini kendin yaz' deseydi bu kadar güzel yazamazdım. Onun için divan edebiyatıyla uğraştığım için her zaman şükür ediyorum. Benim kimliğime çok uygun. Bu nedenle gerek aşka bakışım, gerek dünyaya bakışım başkalarından farklı. Bedininiz burdayken ruhunuzu geçmişte bırakmak. Nasıl bir yaşam bu? Tarihten bazı adamlar var. Onlar benim arkadaşım gibi. Fuzuli, Baki, Nedim… Onlar bu zamandan sıkıldığımda meclisinde oturabildiğim ve kendileriyle birlikte olmaktan bahtiyar olduğum insanlardır. Hatta öyle düşünüyorum ki, öldüğümde cennetin kapısında beni karşılamaya bir grup insan gelecek. Onlar; Baki, Fuzuli, Nedim olacaklar. EN İYİ SÖZLERİ ESKİ ADAMLAR SÖYLEDİ Ne diyecekler size? 'Gel bakalım hayırlı evlat sen ne güzel şeyler yaptın' diyecekler. Bu kadar tarihin içindeyim. Ama ben gençlere birşeyler vermek istiyorum. O yüzden saçlarımı uzatıp kot pantalon giyiyorum. Tarihle bu denli iletişim sizi çağın gerisinde bırakmıyor mu? Tarihin içerisindeki bir takım güzellikleri almak gericilik demek değildir. Bilakis ben sırtımdaki heybeme güzellikleri koyuyorum ki geleceğe doğru adımlarım sağlamlaşsın. Bugün dünyada pek çok insanla karşılaşıyorum ve gençlerin halini izliyorum. Bizim gençlerimiz kadar geleceği kurtaracak, dünyaya güzel şeyler bağışlayacak başka bir gençlik yok. Fakat gençlerimiz maalesef kendi geçmişlerinin güzelliğinden bihaber. O yüzden daha ürkek davranıyorlar. Tam olarak neyin bilinmesini istiyorsunuz? Ben insanlara 'bakın sizin onyedinci göbekten dedeniz şöyle yapardı. Onaltıncı göbekten nineniz şöyle davranırdı' diyorum. Bunu okuyan insan aynı sahnenin izdüşümünü kendi hayatında bulduğunda 'ninem böyle bir durum karşısında böyle davranırdı' diyebilecek. Bu göstergeleri onlara söylemekle yükümlüyüm. Peki Divan Şiirini bırakıp roman yazmak sizin işiniz mi? İşim… Ben divan şiirini romanla tanıtmam gerekiyorsa roman yazarım. Müzikal ile tanıtmam gerekiyorsa müzikalini yaparım. Eğer bir film çevirilecekse senaryosunu yazmak isterim. Çünkü Divan Edebiyatı bizim atalarımıza ait sosyoloji, hayat bilgisi, hukuk, yaşayış düzeni, psikoloji, dini içine alıyor. Çünkü atalarımız bundan ikiyüz sene önce birşeyleri şiirle ifade etmeyi önemserlerdi. O da Divan Edebiyatıdır. Yıllardır bunu anlatmaya çalışıyorum. Divan edebiyatı birkaç şairin ağızında gevelediği dize değildir. Divan edebiyatı hayatın ta kendisidir. Sizin öneriniz nedir? Ben de diyorum ki; bu kadar süfli işlerin arasında sizi anlamlandıracak bir kaç dakikanız olsun. Çünkü sadece kaştan, gözden ibaret, yürüyen bir kütle değiliz. Bu maddeye karşılık bir ruh var. Hep midemizin peşinde koşuyoruz ama zihnimiz aç kalıyor. İstiyorum ki insanlar soyut olan taraflarını biraz daha ortaya çıkarsınlar. Çünkü bir günbatımını bir divan şairinden kimse iyi anlatamaz. Yetmişin üzerinde kitap yazdınız. Tükenmediniz mi? Ben yıllardır gazetede yazı yazıyorum. Hiç birgün ne yazıcam sorusunu kendime sormadım. Eve gidip herhangi bir Divanı açıyorum ve fala bakar gibi karşıma çıkan ilk beyiti alıyorum ondan bir yazı çıkıyor. Bu kadar zengin ve tükenmeyen birşey. Lale Devrin'den daha iyi durumdayız Kitapta Lale devrinden bahsediyorsunuz ve günümüzün izdüşümü diyorsunuz. Peki farklılıkları var mı? O gün de bugün olduğu gibi batıyla ilişkilenmek isteyen bir Osmanlı yönetimi vardı. Damat İbrahim Paşa'nın batıyla olan ilişkileri, elçiler göndermesi, matbanın kurulması, mühendis mekteplerinin açılması bugün bizim batıdan neleri almamız gerektiğini de sorgulatıyor. Ama o günün yöneticilerinin batı karşısındaki tutumları doğulu reflekslerine yenik düşmüştü. Yani? Bir doğu insanı gibi davranıp, batılı olmak istiyorlardı. Ama bugün öyle değil. Bugünkü devlet anlayışımız, 'batı bizim için bir örnektir fakat biz iyi bir hayatı, batılı olmak için değil kendimiz için istiyoruz' dur. Biz Avrupa Birliği'ne girmesek bile Türkiye'de demokrasi olması gerektiğine inanıyoruz. Lale Devri'nden daha iyi konumdayız. Peki ya zengin ile fakir dengesi? Lale Devri'nde zengin ile fakir arasındaki uçurum şimdiki gibi az miktarda değil, daha geniş bir kitleye dayanıyor. Bugün Türkiye'nin ultra zenginlerini saysanız, iki elin parmakları kadar olur. Ama o dönemde ultra zenginlerin sayısı neredeyse devletle iş yapan herkes kadardı. Artık Lale Devri'ndeki kadar fakirimiz yok ama zenginimiz de yok. En büyük değişimlerden biri de İstanbul… Elbette. İstanbul tarihi boyunca 1729 yılı kadar güzel olmadı. O dönemde Istanbul oya gibi bir şehirdi. Boğaziçinin her yani yalılar, kasırlar, köşlerle süslüydü. Haliç'in iki yanında bağlar bahçeler vardı. Napolyon'un 'dünya tek bir devlet olsa başkenti Istanbul olurdu' cümlesinin altında 1729 yılının İstanbul'u yatıyor. Biz Lale Devri'nin şu anda şehircilik mirasını tükettik. O yüzden sizde minyatürlerden günümüze gelemiyorsunuz? Hasretten… Katre-i Matem için konuşuyorsanız modern bir Mesnevi gibidir. Roman yazarken hikayelerin arasına derkenarlar yerleştirdim. Derkenarlar Mesnevi'deki gazeller gibidir. Mesnevi'de de okuyucuyu rahatlatmak için araya gazel konur. Eskiden mesnevinin içinde minyatür olurdu. Minyatür şu demekti; 'resim söz için vardır.' Söz esastır ve resim sözü anlatmak için bir vasıtadır. Yani 'sen bütün yazılanları oku eğer dediklerimi hala anlamadıysan, o resme bak ne demek istediğimi anla' demek istiyorum. Kitabınızda lale mor renginde. Özel bir anlamı var mı? Tamamen tarihi bir bilgi. Bugün laleyi onbeş renkte görebiliyoruz. Romanın geçtiği yıl yani 1729 yılında mor lale ilk defa bulunmuştu. Öncesinde çok fazla renk çeşidi yoktu. Laleye itibar artınca bahçevanlar, lalezarlarında farklı renkler üretmeye başladılar. Benim olayı anlattığım yılda da morun en koyu rengi üretilmişti. Eğer o renk lacivert olsaydı ben lacivert laleyi kullanacaktım. Hollywood Katre-i Matem'i ıskalamayacak Bu kadar kitabın ardından neden roman yazdınız? İhtiyaç mı? Kişisel anlamda böyle bir ihtiyacım yok ama ilk romanımı Divan Şiiri'nin romana ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için yazmıştım. Ben divan edebiyatının misyoneri gibi hikayelerini, denemelerini ve araştırmalarını yapan biriyim. Son bir kaç yıldır İstanbul'da lale şehrin kimliğine ağırlık katmaya başladı. İkinci romanı da laleyi anlatmak için yazdım. Katre-i Matem kitabında sizin romancılığınız eleştirildi. Mekan ve kişi tasvirleri zayıf gibi… Bu eleştirileri göze almış mıydınız? Roman konusunda yazdığımın elbette bir Dostoyevski romanı veya bir Madame Bovari tahlili içerisinde olmadığını biliyordum. Çünkü çağa uygun davranıyorum. Ben işin içine cinayet katmadan bir aşk romanı da yazardım. Anlattığım derin aşkı isteyen bin okuyucu bu romanı okurdu. İtiraf ediyorum ben popüler davrandım. Çünkü çok okunan bir roman yazmak istedim. Sebebi ne? Daha fazla insana ulaşmak için. Kitap kapağı da benim önceki kitaplarımın kapaklarından farklı. Diğer romanım 'Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk edebi olduğu için İngilizceye çevrilememişti. O yüzden ben de bu kitabımda üslup yapmadım. O sebeple romancılığımın eleştirileceğini biliyordum. Okuyucuyu hayal kırıklığına uğratırım endişesi yaşadınız mı? Açıkçası korktum. Çünkü ben romancı değilim. 'Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk' çok okundu. İnsanlara verecek olduğum yeni roman hayal kırıklığına uğratırsa bana yazık olurdu. Bir kişinin itibarı kitaptan çok daha önemlidir. Katre-i Matem bir film olursa yönetmeni kim olsun istersiniz? Bunu bilmiyorum. Ama bir Hollywood filmi olsun istiyorum. Çünkü pahalı bir proje. Kitabın yabancı dile çevrilmesi için teklif aldım ve Hollywood'un bu yapımı ıskalamayacağını düşünüyorum. Filmografi anlamında da üzerine düşündüm. Replikleri bile kendim yazdım. Fotoğraflar: Sedat ÖZKÖMEÇ KÜBRA&BÜŞRA İLE İKİDE BİR (Yenişafak Gazetesi Pazar ekinden alıntıdır.) 24.05.2009 Katre-i Matem'den...Okuyor,okurken ağlıyordu: “Osmanzade’den Hafız Çelebime, Cümle arz-ı selam,mahabbet ve meveddetten sonra Sezâm , refik-i dilpesendim,ruhum efendim, Lale!..İstanbul’da söylenen en zarif kelimedir…Nisan ve Mayıs aylarını süsleyen bir sehl-i mümteni…Bir yaratılış şahikası,bir güzellik masalıdır. Lale bir ilham ;güzellik uğuldar renklerinde ,sevgiler çoşar yapraklarında.Lale bir güzel bahçe,şevk ile yürünür tarhlarında ve şavklar saçılır altı yöne altı yaprağından.Lale hasbi bir tebessüm,kalbî bir yakınlık…Lale bir aşkın adı;bir derin hüzün buketi…Lale ile acı gerçekler mutlu düşlere,paslı demirler parlak gümüşlere, yavuz bakışlara tatlı gülüşlere döner birden ; lale ile uğruna can verilecek bir sevgili yaşar içimde .Lale başıma taç ve ben ona muhtaç.İstanbul toprağına düşmeyince bir lale renge durmaz yaprağı,gülümsemez çiçeği.Bâkir kâselerinde demlenmiş düşler getirir lale hayatımıza ve yaşama sevinci vurur kalplerimizin duvarlarına.Kapa gözlerini ve dinle saki,bir İstanbul lalesinin çığlıklarını duyuyor musun?!.. İstanbul’a çıkmayan bir lale yolu,laleye çıkmayan bir İstanbul kadar kayıptır,yitiktir.Rüzgârları toplayan hüzünler ağlar yoksa İstanbul bahçelerinde ve bir kabir başında yas tutar gibi laleler seher vakitlerinde…
Arz-ı ihlas u meveddet daima Nûr-ı aynım kardeşim,baki dua. İskender Pala İstanbul'un Lale Zamanı!..İskender Pala, divan edebiyatı araştırmaları üzerine çalışırken, 2004 yılında "Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk" adlı romanıyla yazı hayatına yeni bir kapı açmıştı. Bu ilk romanın devamı gelecek miydi? Yaklaşık beş yıl aradan sonra gelen "Katre-i Matem" (Kapı Yayınları), Pala'nın roman türünü de sürdüreceğini gösteriyor.
Katre-i Matem, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor ve bir devre adını veren 'lale'nin izinde yazarın oluşturduğu büyüleyici atmosferin içinde yol alıyor. Katre-i Matem, Osmanlı'nın en tartışmalı günlerinden hayat sahneleri çiziyor. O günlerde yaşanan aşklar da yer buluyor romanda. Sevdiğini, evliliklerinin ilk gecesinde kaybeden kahramanın izinde, Lale Devri'nden Patrona Halil isyanına kadar bir yolculuğa çıkıyor okur. Roman, bir yanıyla sürükleyici bir polisiye, bir yanıyla da aşk romanı. İskender Pala ile yeni romanını konuştuk. Pala, ileride bir filme senaryo olabilecek Katre-i Matem'i, kendisi için yazdığını söylüyor. Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Kitabın başına neden okurun alışık olmadığı özellikte bir sunuş bölümü yerleştirme ihtiyacı duydunuz ve hayali bir yazar oluşturdunuz? Tarihî romanların okuyucusu bilhassa diyaloglarda tarihî cümleler veya eski tarz bir anlatım arayabilir. Bu durumda o dilin eski kelimelerini bilmeyen kitleye kendinizi kapatmanız söz konusudur. Oysa tarihimizi en ziyade öğrenmesi gerekenler, gençlerimizdir. Benim gündelik dilimi bile ağır bulan bir gençlik yaşıyor. Bu yüzden bulduğum elyazmasını yalınlaştırarak romanın dil sorununu çözmeye çalıştım. Romanın özünde bir çiçek, yani lale var. Sizin için laleyi bu kadar esrarlı kılan ne? İki yıl evvel İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına İstanbul'da Lale Zamanı adıyla bir kitap hazırlamış ve o dönemde lale hakkında araştırmalar yapmıştım. Lalenin nasıl yetiştirildiği, tarihî ve kültürel arka planı, XVI. ve XVIII. yüzyıllarda İstanbul'un lale merkezi olduğu, hatta bunlardan ikincisine sonradan Lale Devri adını takmamız vs. hep beni bu güzel çiçeğe yönlendirmişti. Üstelik de İstanbul, bütün zamanları içinde en güzel, en estetik, en zarif ve yaşanılır halini o çağda yaşamıştı. İstanbul ile lale birleşince her ikisini de anlatmadan duramazdım. Ele aldığınız dönem, belki de Osmanlı'nın en tartışmalı dönemi. Neden bu dönemi tercih ettiniz, biraz bugünleri andırdığından mı? Lale Devri zenginin çok zengin, fakirin çok fakir olduğu, güvenlik ve sosyal adaletin tükendiği, bu arada modern hayata doğru atılımların yapıldığı, bilim ve fenne değer verilirken kültürün göz ardı edildiği, akıl tercih edilirken gönlün sahne dışına itildiği, sosyal çalkantı ve patlamaların gizli örgütler tarafından yapıldığı vs. yönleriyle günümüze bir izdüşümü sunmaktadır. Ben de bu yüzden Lale Devri'ni öne çıkardım. Ancak dikkat çekmek istediğim başka bir husus daha vardı: İstanbul'un Lale Zamanı. Yani lale çiçeği etrafında oluşan bir estetik açılım. İnsanların güzelliklere, gülümsemelere, yakınlaşmalara, tabiata, şiire en ziyade ihtiyaç duydukları bir zamandayız ve lale çiçeği ekseninde İstanbul bütün bunlara kapılarını açmış durumda. Lale çiçeği her şehirde güzeldir, ama en çok da İstanbul'a yakışır. XVI. yüzyılda Avusturya ve Hollanda'ya, XIX. yüzyılda da Kanada'ya İstanbul'dan gitmiştir. Ben yüzyıllar geçerken insan ögesinin hiç değişmediğini, değişen şeyin yalnızca kıyafetler olduğunu söylerim hep. İhtiraslar ve aldatmacalar, iyiler ve kötüler, yönetenler ve yönetilenler her zaman vardır ve her çağda aynı biçimde davranırlar. Yalnızca kullandıkları araçlar değişir. Roman kahramanı Hafız Çelebi'nin ağzından lalenin hikâyesi anlatılırken, geçmişe özlemin vurgulandığını görüyoruz. Hatta kaçırılmış bir kız tanımlaması yapılıyor? Buradan okur tam olarak ne anlamalı? Lale, Doğulu bir çiçektir ve ilk önce Türklerin bahçesinde açmıştır. Orta Asya'dan Anadolu'ya, Selçuklulardan Osmanlılar'a lale hikâyeleri doludur. Şimdi ise lale borsası Hollanda'da kuruluyor. Şimdi ben, lale hakkında geçmişe özlem duymakta haksız mıyım? Keşke laleyi şimdi de dünya piyasalarına İstanbul'dan gönderebiliyor olsaydık. Romana yerleştirdiğiniz derkenar ve resimler bir romanda çok alışık olduğumuz bölümler değil... Okuyucum benden aşk hikâyeleri dinlemeye alışkındır. Onları hayal kırıklığına uğratmak istemediğimi itiraf edeyim. Ayrıca aşk ile macerayı paralel ilerletmek için bir yenilik yapmak gerekmişti, onu yaptım. Roman özünde bir aşk romanı gibi görünse de okuru maceradan maceraya gezdiren bir polisiye roman tadı da veriyor. Katre-i Matem'e hem aşk hem de polisiye romanı diyebilir miyiz? Katre-i Matem'i aşktan ziyade macera romanı diye kurguladım. Kovalamacanın kaynağını aşka bağladığım için hem aşk hem de polisiye çizgisi paralel yürüdü. Katre-i Matem, kurgusu itibarıyla film senaryosunu da andırıyor. Romanı bir gün beyazperdede görebilecek miyiz? Romanı yazarken bir senaristin işini kolaylaştıracak hemen her şeyi yaptım. Filmi çok pahalı olacaktır; ancak mutlaka bir gün birileri bu senaryoyu film yapmak isteyecektir. Eğer Hollywood düzeyinde bir film olursa neden olmasın?!.. Romana son halini verirken Amerika'da olduğunuzu biliyoruz. Yabancı bir ülkede ve yalnız olmanız romana etki etti mi? Amerika'ya ülkemizi temsilen bir yazar kolonisine katılmak üzere iki aylığına çağrılmıştım. Ancak iki hafta kalabildim. Bu iki haftada sakin bir zihin ile romanın son okumasını yaptım; pek çok yerini kısalttım, pek çok ilave yaptım. İlk romanınızda divan edebiyatı yönünüz daha fazla hissediliyordu. Fakat bu romanınızda romancı-yazar yönünüz ağır basıyor. Siz iki romanınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Katre-i Matem, Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk'a nazaran daha bir roman oldu sanırım. Çünkü Babil'de Ölüm'ü divan şiiri için yazmıştım, bunu kendim için yazdım. 08 Nisan 2009 Ali Pektaş - ZAMAN Gazetesi'nden alıntıdır. Katre-i Matemİskender Pala son romanı ''Katre-i Matem'' ile Nisan ayında okurlarıyla yeniden buluşuyor.
Kitap, Lale Devrinin zarafetle, tutkuyla, aşkla, isyanlarla dolu tarihine etkileyici bir bakış: Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı canından; Sultan III. Ahmet'i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali'nin üzerinden henüz iki hafta geçti ,şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım. Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark'ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım. Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet'i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul'u ve Sadabat'ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılırdı. Haddim olmayarak işte ben bu zorlu işe kalkıştım.
Ve kitaptan tadımlık bir bölüm....
-Işığı görüyor musun?
-Şu kaybolmayan ışığı mı?
-Evet!.. Tıpkı kalbimdeki sen gibi...
-O ışık gibi ben de kalbinden hiç kaybolmayacak mıyım?!..
-?!..
Gözlerinden yaşlar döküldü...
O sırada deniz, dolunayın kendisini çektiğini bilememişti. Nasıl bilebilirdi ki?..."
Delikanlı, sonbahar serinliğini savuran sıcak bir tebessümle bütün gece yüzüne bakmış, kah gözlerindeki letafet buğusuna hayran; kah yanaklarındaki nezahet etkisiyle giryan, adını tekrarlayıp durmuştu: -Nakşıgül; hazinem, definem... Nakşıgül; servetim, varlığım... Nakşıgül; hayalim, rüyamın tabiri... Nakşıgül..."
İskender Pala Kul = Âşık
Sevgili BARIŞ MANÇO anısına!..Kurumuş bir çiçek buldum mektupların arasında
Bir tek onu saklıyorum onu da çok görme bana Aşkların en güzelini yaşamıştık yıllarca Bütün hüzünlü şarkılar hatırlatır seni bana Unutma ki dünya fani veren Allah alır canı Ben nasıl unuturum seni can bedenden çıkmayınca Ayine-i İskender -BİR GÜN GÖÇTÜN GİTTİN- Bu yazı bir mersiye (ağıt) değil, bir güzelleme olsun istiyorum. Çünki güzelliklerin musikiye yansıyan yüzüydü o. Hüznü de coşkuyu da, sevinci de, kederi de, hicranı da, vuslatı da onun şiirlerinden ve ezgilerinden süzmeniz mümkündü. Bir yiğit adamdı ve "Yaz dostum, selam almayana yiğit denir mi?" diye soruyordu yüreklilikle. 65 milyonu kuşatan selamını bütün yüreğiyle vermişti; ve herkes o selamı canla başla aldı. Her ideolojiye aynı derecede uzak; her fikre aynı derecede yakındı. Hayatını san'at ve estetik üzerine kurmuştu. Bu bakımdan ben onu hep bir bilge sanatçı olarak düşündüm. "Belli ki gittiğin yerden kara haber var" mısraını, kaybolmuş bütün güzellerimiz, bütün güzelliklerimiz adına okumak mümkündü. Hele o, "Kurban olam.." diye geçit istediği sıra sıra dağlardan hangimiz sevgilimizin geleceğini düşlemedik; yahut hangimiz o dağların ardında kalan sevgilerimizi düşünmedik? Saymaya kalksam kaç tanesini hatırlayabilirim, bilmiyorum. Ancak onun şarkılarının her birerlerinde beni çeken bir özge musiki, bir özge ses mutlaka bulunurdu. En rafine şarkıları benim için o hazırlamıştı sanki. Hemen her şiirinden bir gizli hüzün duyduğumu itiraf etmeliyim. Benim için onun bütün dizeleri tarihten izler taşıyordu çünki. Atalarımızın dilinden, folkloruna; kültüründen, mistisizmine kadar geniş bir yelpazede o en yerli kahramandı sanki. Nitekim Gülpembe'yi dinler yahut Süper Babaanne'nin macerasına dalarken, nağmelerin arasında hep kendimizden bir şeyler hissettik milletçe. Unutamadım ile hepimizin gizli dünyasını ısıttı, ışıttı. Artık yalnızca müzelerde görebildiğimiz Halhal'ı yeniden kadınlarımızın takıları arasına katarken de bizdendi o. Kurban olduğu tatlı dille "Aynalı kemer ince bele" derken "Seher vakti vurulduğu" kadim zaman güzellerini hatırlamayanımız kaldı mıydı hiç? Ya o romantik müziğe bindirilmiş şu içli sözler hangimize klasik çağların unutulmuş sevdalarını yaşatmadı?
Yaz dostum! Öksüz görsen sar kanadın kolunu Yaz dostum! Kimse göçmez bu dünyadan mal ile Yaz tahtaya bir daha / Tut defteri kitabı Sarı Çizmeli Mehmet Ağa / Bir gün öder hesabı Evet! Hesabı öde(me)yen Sarı Çizmeli'nin hikayesi şöyle: Sarı çizmenin moda olduğu bir zamanda, İzmir eşrafından birisi uşağını çağırıp tembih etmiş:
04 Şubat 1999 |
|
|||||||||||||||||||||||
|
|